Pazarlama Yönetimi
Pazarlama ve PR üzerine notlar..-
October 24th, 2011Serbest‘Garcia’ya mektup götürecek kişilere gereksinimimiz var. Hem de en kısa sürede, her yerde ve her zaman…’
Elbert Hubbart’ın Garcia’ya Mektup adlı yaklaşık yüz sene önce yazılmış makalesi tarihin en fazla okunan makalesi olma özelliğini taşır. Milyonlarca kopyası çıkartılmış, bakanlara, cephelerdeki askerlere, devlet memurlarına dağıtılmış bu makaleyi ve makalenin kendisi kadar etkileyici olan yayılma öyküsünü sizlerle paylaşmak istedik.
Yeryüzünde birçok şairin, yazarın şiirleri, öyküleri, romanları, yabancı dillere çevrilmiş, kendi ülkesi dışında da yayımlanmıştır ama… Galiba yalnızca bir gazetecinin, bir “gazete köşe yazısı” birçok yabancı dillere çevrilmiş ve kendi ülkesi dışında birçok ülkede de yayımlanmıştır. O gazetecinin adi, Elbert Hubbart, o köşe yazısının başlığı ise “Garcia’ya Mektup” tur. Elbert Hubbart’in bu yazısının, yüz yıl boyunca çeşitli ülkelerde yapılan baskısı, yüz milyon adedi aşmıştır.
Tüm meslektaşlarına örnek oluşturacak bir olgunluk düzeyindeki bu Amerikalı gazetecinin, “Philistine” adlı aylık bir derginin 1899 Şubat sayısında yayımlanan bu yazısı, hiçbir olağanüstü özelliği olmayan, sıradan bir çavuşun görev sorumluluğunun öyküsüdür.Hubbart’in “Garcia’ya Mektup”undan etkilenen ilk kişi, New York Merkez Demiryolu İşletmesi yöneticilerinden George Deniels oldu. Bu yönetici, “Philistine” dergisindeki yazıyı Genel Yönetmeni’ne okuduktan sonra ondan, bu yazıyı çoğaltıp tüm demiryolu çalışanlarına dağıtmak için izin istedi.
George Daniels istediği izni aldıktan sonra “Garcia’ya Mektup”u beş yüz bin adet bastırdı ve “Bu çavuşu örnek alınız” ön yazısıyla işletmenin tüm çalışanlarına dağıttı.“Garcia’ya Mektup”un varlığı, kısa bir süre sonra Rus Demiryolları Genel Yönetmeni Prens Hilakoff’un kulağına ulaştı. New York Merkez Demiryolu İşletmesi çalışanlarından birinden sağlanan “mektup”un bir kopyasını okuduktan sonra Prens Hilakoff, bunun Rusça’ya çevrilmesini ve Rus Demiryolu Şirketi’nin tüm çalışanlarına dağıtılmasını emretti.
“Garcia’ya Mektup”, demiryolu işçilerinden, Rus Ordusu mensuplarının eline geçti. Erler arasında elden ele dolasan mektubu Ordu Komutanları okuyunca, mektubun “resmileştirilmesine” ve tüm ordu mensuplarına dağıtılmasına karar verdiler.
Japonlarla başlayan savaş için cepheye giden Rus askerlerin tümünün üniformalarının ceplerinde “Garcia’ya Mektup”un bir kopyası bulunuyordu.
Japonlar, savaşta tutsak aldıkları Rus askerlerin tümünün ceplerinden çıkan “Garcia’ya Mektup”u görünce bunu ciddi bir incelemeden geçirdiler. “Mektup” Japoncaya çevrildi ve bunun, “Tutsak alınan tüm Rus askerlerin ceplerinde bulunduğu” haberiyle birlikte Japon İmparatoru’na sunuldu. “Mektup”tan imparator da etkilendi ve birer kopyasının Japon Hükümetinin tüm üyelerine dağıtılmasını emretti. Tüm Japon Bakanlar, “Garcia’ya Mektup”u çoğaltıp, kendi bakanlık örgütünde görevli tüm çalışanlara gönderdiler.
ABD Deniz Kuvvetleri mensuplarına 1913′de dağıtılan mektubun özel olarak çoğaltılmış kopyaları ise, Birinci Dünya Savaşına katılan askerlerin önemli bir bölümünün ceplerinde bulunuyordu. Dergide yayımlandığının on dördüncü yılında “Garcia’ya Mektup”un “resmi olarak çoğaltılan” baskısı, kırk milyona ulaşmıştı. -
May 25th, 2011Uncategorized
Yavuz BAHADIROĞLU
Bu yaşta neden bu kadar koşturduğumu soranlara, bıkmadan-usanmadan George Herbert Leigh Mallory’nin hikâyesini anlatıyorum…
Mallory (1886-1924), Nepal asıllı bir dağcıydı (Nepal o tarihte İngiliz sömürgesi olduğu için, Mallory İngiliz vatandaşı sayılıyordu).
Bir gün Everest Tepesi’nin (8.882 metre ile dünyanın en yüksek tepesidir) önünden geçerken, aklından şu soru geçti:
“Acaba günün birinde Everest’e de çıkılacak mı?”
Bir süre sonra aynı yerden ikinci geçişinde, Dağcı Mallory’nin kafasında daha değişik bir soru şekillendi:
“Acaba Everest’e ilk kim çıkacak?”
Üçüncü geçişte soru bir kez daha değişti:
“Acaba Everest’e çıkan ilk dağcı ben olamaz mıyım?”
Ancak yalnızca düşünmek yetmez. Eyleme geçmek bir sonraki adımdır. Şayet düşüncelerinizi eyleme dönüştürmezseniz tüm tasavvurlarınız “düşünce”den ibaret kalıp zaman içinde unutulur. Sizden de kimse bahsetmez.
Mallory bunun farkındaydı. O “Everest Fatihi” olarak tarihe geçmek istiyordu.
Son geçişinde kafasındaki tüm “acaba”lar kalktı ve merak karara dönüştü:
“Ne pahasına olursa olsun, Everest’e tırmanacağım!”
Kaplumbağa kabuğunun içinde huzurludur. Orada kaldığı müddetçe kendisi için hiçbir risk, hiçbir tehlike yoktur. Üzerinden kamyon bile geçse etkilenmez. Ancak karnını doyurmak için kabuğundan çıkmaya, yani “risk” almaya mecburdur. Aksi takdirde açlıktan ölür.
George Mallory’nin durumu da budur: Risk aldığı ölçüde yükseleceğinin ve isteklerine ulaşabileceğinin farkındadır.
Hazırlıklara başladı. Ardından denemeler geldi…
Bu denemeler esnasında kimi zaman kaydı yuvarlandı, yaralandı, incindi, kırıldı; ama denemekten asla hiç vazgeçmedi.
Zira “yol yokuş” diye yürümekten vazgeçenlerin hiçbir zaman hedeflerine ulaşamayacaklarını Mallory çok iyi biliyordu.
Öyle bir an geldi ki, İngiliz doktor, onun kırık-döküklerini tedavi etmekten bıktı:
“Çıkmayıver gitsin, sanki ne var o dağda?” diye tepki gösterdi.
Mallory, dalgın dalgı Everest’e baktı, parmağını dikti ve şu şahane cevabı verdi:
“Çıkacağım, çünkü dağ orada!”
Bugün de çok şey olduğu yerde sevgili dostlarım! Siz ulaşmadığınız müddetçe de öyle kalacaklar.
Nihayet Mallory, 1924 yılında bir ekip oluşturup Everest Tepesi’ne tırmanmaya başladı. Sonra tek başına denemeye karar verdi: 8 Haziran’da arkadaşı Andrew Irvine’i alarak ekipten ayrıldı ve tek başına zirve yapmaya kalkıştı.
Hesaba göre genç ve deneyimsiz Irvine, malzemeleri taşıyacak, zirveye ise Mallory ulaşacaktı.
Onlardan bir daha hiç haber alınamadı. Mecburen “Everest’e ilk çıkan dağcı” unvanı 29 Mayıs 1953’te zirve yapan Sir Edmund Hillary ile Şerpa Tenzing Norgay’a verildi.
Aradan tam 75 yıl geçti. 1999’da Everest’e tırmanmaya çalışan bir ekip, eriyen buzullar arasında Mallory’nin donmuş cesedini buldu.
Mallory’nin cesedini Amerikalı dağcı Conrad Anker bulmuştu. Mallory, canlı gibiydi. Gözlerini yamaca dikmiş, öylece zirveye bakıyordu. Bacaklarında iki kırık vardı.
Ardından da bir tartışma başladı: Mallory zirveye çıkarken mi, yoksa dönüşte mi ölmüştü?..
Olay hâlâ tartışılıyor: Bazıları Mallory için “Everest’in ilk fatihi” derken, bazıları zirveye ulaşamadan öldüğünü savunuyor.
Bunlar artık pek önemli değil. Mallory, Everest Tepesi’ne çıksa da, çıkmasa da tarihe geçmeyi başardı.
Önemli olan “sonuç almak” değil, harekete geçmektir.
Hayallerin gerçeğe dönüşmesi harekete geçmeyi gerektirir.
-
May 22nd, 2011Uncategorized
“Hayal kurun ama hayalci olmayın”
28 Nisan 2011 / BUGÜN
DOĞA Koleji öğrencileri ile t-MBA Zirvesi’nde bir araya gelen Zorlu, gençlere önemli tavsiyelerde bulundu.
Doğa Koleji öğrencileri ile t-MBA Zirvesi’nde bir araya gelen Ahmet Nazif Zorlu, öğrencilere ‘Hayal kurun, ancak hayalci olmayın’ öğüdünü vererek, “Biz hayalci olmadık ve bugün 35 milyon adet cihaz üretim kapasitesi olan bir kuruluş olduk” dedi.
Doğa Koleji’nin lise düzeyinde tüm öğrencilerine uyguladığı t-MBA eğitim modelinin bu yılki zirvesi, Türkiye genelindeki 16 kampustan 3 bin öğrencinin katılımıyla İstanbul Kongre Merkezi’nde gerçekleştirildi. Zirvenin açılış konuşmasını yapan Zorlu Holding Yönetim Kurulu Başkanı Ahmet Nazif Zorlu, öğrencilere girişimcilik üzerine ders niteliğinde öğütler verdi.
Sektör temsilcileri, eğitimciler, akademisyenler ve sanatçıların da katıldığı t-MBA Zirvesi’nde Ahmet Nazif Zorlu, “Hayal kurun, ama asla hayalci olmayın” mesajını verdi. 15 yaşında patron olduğunu ve o andan itibaren ne hayal etti ise mutlaka bunu gerçekleştirdiğine dikkat çeken Zorlu, “Biz hayal ettik, ama asla hayalci olmadık. Bugün 35 milyon adet cihaz üretebilecek bir kuruluşuz. Gurur duyuyoruz” dedi. Doğa Eğitim Kurumları Yönetim Kurulu Başkanı Fethi Şimşek ise çok hızlı büyüyen bir okullar grubu olduklarını, 10’u İstanbul’da olmak üzere Türkiye’de 16 kampusta eğitim gören öğrenci sayısının 15 bine ulaştığını belirterek, “Doğa okulları her gün biraz daha göz kamaştırıyor” diye konuştu.
“Mal satmaya giderdim, ufaklık geldi derlerdi”
Zirveye katılan 3 bin Doğa Koleji öğrencisine girişimcilik dersi veren Ahmet Nazif Zorlu, çocuk yaşlarda iş hayatına atıldığını ve mağazanın patronu olduğunu söyleyen Zorlu, belirlediği hedefler doğrultusunda adım adım ilerlediğini vurguladı. Zorlu, sözlerini şöyle sürdürdü: “Mal satmaya giderdim. Ufaklık geldi derlerdi. Ben hayat mektebinden mezun oldum ve babamın yanında işe başladım. 15 yaşında patron oldum ve 17 yaşında da fabrika kurmak için çalışmalara başladım. Önce Allah’tan sonra işimi kaybetmekten korkarım” dedi.
Zengin ve fakir ülkeler arasındaki tek farkın eğitim ve kültürden kaynaklandığına dikkat çeken Zorlu, “Ahlaki kurallara uymak, dürüst ve sorumluluk sahibi olmak, iradeli ve dakik olmak en önemli özelliklerdir. İşin sırrı bunlarda… Hiçbir zaman bugünün işini yarına bırakmadım. Her zaman neyi nasıl yapacağımı bildim ve kimsenin yapmadığını yapmayı tercih ettim. Türkiye’de her zaman ilkleri yapmak için çaba gösterdim ve bunda da başarılı oldum.”
Öğrencilere yabancı marka merakından uzak durmalarını da öneren Zorlu, “Bugün 130 milyar dolaklık ihracat yapıyor ve ürünlerimizin çoğunu da Avrupa’ya satılıyorsak, bunun bir anlamı olmalı” dedi.
Yılmadık, hedeflerimize ulaştık
Zorlu, 1975’te yurtdışında bir tekstil fuarına katıldığını ve fuarda desenli yatak örtülerini görerek hemen makine satın alıp, bu ürünü Türkiye’de üretmeye başladıklarını kaydetti.
1970’lerde ise Türkiye’de ilk defa empirme çarşafı kendilerinin ürettiğini ifade eden Zorlu, “Denizli’de bana ‘Basmadan çarşaf yapıyor, kafayı yedi’ dediler. 1994 yılında ise Vestel’i satın aldım. O zaman da ‘Bu adamın elektronikte ne işi var, batar’ dediler. Ama biz yılmadık ve hedef belirledik. Biz aldığımızda 380 bin adetlik TV satışı ve buna karşılık da 100 milyon dolarlık bir cirosu vardı. Bu yıl 3 milyon adet televizyon sattık. Önümüzdeki yıl 5 milyon adet, sonraki yıllarda ise 10 milyon adet televizyon satmayı hedefliyoruz. Bunun yanı sıra günlük 600 ton kapasiteli polyester iplik fabrikamız var ve Türkiye’nin polyester iplik ihtiyacının yüzde 45’ini karşılıyoruz. Günde 2 milyon metrekare çarşaflık perde ve kumaş üretiyoruz” dedi. Geldikleri noktada 15 milyon adet tv, 10 milyon adet beyaz eşya ve 8 milyon adet de uydu alıcısı olmak üzere yaklaşık 35 milyon adetlik cihaz üretme kapasitesine sahip bir kuruluş olduklarını açıklayan Zorlu, “Biz hayal ettik, ama hayalci olmadık. Ne hedeflediysek yerine getirdik” ifadesini kullandı.
-
May 17th, 2011Alıntı, Uncategorized
Herbert N. Gasson
Hayatı yenmek isteyenlerin bilmesi gereken iki önemli husus vardır: Engel ve zorluklar hayatın malıdır. Gelişme ve başarma arzusu içinde olan her insan engel ve zorluklarla çevrilmiş bir adaya benzer.
Diğeri ise bomboş oturmak, her işten kaçınmak veya tembellik etmektir. Hayatın tehlikelerinden, meselelerinden kaçınmak isteyenler, kaçmaya çalışırken düşerler.
Ya mücadele edeceksiniz ya da susup oturacaksınız, her şeyden elinizi eteğinizi çekeceksiniz. Yani ya hayat, ya ölüm.
Zorlukların önünden kaçan insanlar, bunu inanılmayacak kadar büyük bir bedelle öderler.
Her türlü engele, zorluğa, tehlikeye karşı alacağımız tavır, başarı gösterip gösteremeyeceğimizi belirleyecektir. Mesuliyet, bir insanın bulabileceği en iyi dosttur. Ne yazık ki birçok insan bunun kıymetini ancak ömrünün son zamanlarında anlar.İnsanı ahlak sahibi yapan da yine bu mecburiyetlerdir. Borçlarını ödemek, sözünde durmak, kendisinin olduğu kadar başkalarının da menfaatlerine itina etmek, bir insanın iş hayatındaki ahlaki mecburiyetleridir.
Çalışmanın kıymeti, vücudu ve beyni daima güçlü tutmasında, bunları geliştirmesinde ve bizi hayata karşı maddeten ve manen dayanıklı yetiştirmesindedir.
Eğer ben bir genç adama nasihat verecek olsaydım şunu söylerdim:
“Git. Ömrün oldukça zorluklarla ve mesuliyetlerle dolu bir hayatta yaşa. Zira bunlarsız hayat, taşımaya değmeyen bir yüktür.”
Dünyaya faydalı, insanlığa faydalı, milletine faydalı olmuş her hakiki büyük adamın hayatı, zorluklar ve engellerle mücadelelerle geçmiştir.
Genç bir adam şu suali sormuştu:
-Lisanın en faydalı kelimesi hangisidir?
Derhal cevap verdim:
-Öğrenmek.
Hâlâ o soruya verebilecek başka bir cevap bulamadım.
İnsan öğrenmeli. Bilgi neredeyse oraya gidip elde etmeli.
İnsan zorluklara karşı koyma kuvvetini ancak “öğrenmek” sayesinde elde edebilir.
Hiçbir kimse zorluklar karşısında gelişigüzel tavır almamalıdır. Nasıl davranılması gerektiği incelenmeli, tespit edilmelidir.Kendimize daima sormalıyız:
- Bana bu işte yardım edecek kitap yok mu?
Öğrenmenin en ucuz ve en kolay yolu “okumak” tır. Birkaç bin liralık kitap, milyonlarca liralık hizmet edebilir.
Okumaya ve öğrenmeye ayrılan zaman, daima kendisini öder. Ancak çok acele etmeye, sabırsızlanmaya gerek yoktur.
Bilginin gereksiz olduğunu düşünen insanlarla büyük işler başarılamaz.
İnsan, başarısının her noktasında daha çok bilgiye muhtaçtır.
Hatta başarı yükseldikçe bilgiye ihtiyaç da artar.
Kimi insanlar pratikte edindikleri tecrübe ve alışkanlıkların işe yaradığını görünce yeterli olduğunu zanneder ve bilgiyi küçümser.
Böylelerinin içinden büyük adamlar çıktığı görülmemiştir. Bunlar daima başkalarının peşinden yürürler de bunun farkına bile varamazlar.
-
Bedava!
0
May 17th, 2011Uncategorized
Temel Aksoy
“Bedava” insanı baştan çıkarır. Biz bir şeyin “bedava” olduğunu duyduğumuzda mantığımızı yitiririz. Bize bir şey bedavaya sunulduğunda hiç işimize yaramayan şeyleri evimize götürür, hiç yemeyeceğimiz yiyecekleri yeriz.
Bir sinema büfesinde büyük bir kutu patlamış mısırın fiyatını 5 TL’den 1 TL’ye düşünce tüketim artar; ama bedava olunca talep patlar. Çok parası olan da az parası olan da mısıra hücum eder. Bedava insanı çıldırtır!
“Bu fiyata değer mi?” sorusuna hepimizin bir cevabı vardır. Daha çocuk yaşta, elimize geçen ilk parayı harcarken öğrendiğimiz bir hesaptır bu. Elde edeceğimiz zevkle harcayacağımız parayı kıyaslarız. Bu işlem ekonomistlerin deyimiyle bir fayda maliyet analizidir; biz çocuk yaşta bu hesabın ustası oluruz. Bir şeyin bedeli azalırsa “fayda maliyet oranı” artar; fakat söz konusu ürün “bedava” olunca fayda o kadar artar ki aklımız kıyaslama yapamaz olur: İnsan aklı maliyeti olmayan şeylerin faydası sonsuz zanneder. Bedava sirke baldan tatlı olur.
Sanıldığı gibi bedavaya olan düşkünlük, gelirle de ilgili değildir. Fakirler de zenginler de aynı “akıl tutulmasını” yaşarlar. Bedava teklifler zengin fakir tanımaz, herkesi etkiler.
“Bir alana bir bedava” teklifiyle “Yüzde elli indirim” aslında aynı oranda indirim yapmak demektir. Her ikisi de tüketiciye aynı avantajı sağlar; ama “bedavası” olan seçenek her zaman daha çok iş yapar.
Benzer şekilde bir malın veya hizmetin önce fiyatını söyleyip sonra bunu bedavaya vermek de çok etkili bir satış tekniğidir. Economist dergisinin ilginç bir deneyi var. Dergi internet aboneliği 59 Dolar, her sayının okurlara postalanması 125 Dolar iken elde ettiği abone sayısıyla yetinmeyince okurlarına üçüncü bir seçenek daha sundu: Her iki aboneliği birden yaptırana toplam fiyat 125 Dolar (yani internet aboneliği bedava). Sonuç kimsenin tahmin edemeyeceği kadar başarılı oldu. Talep patladı. Bedavanın karşı konulamaz bir cazibesi vardı. (Dan Ariely)
Maliyetlerin üzerine bir kar koyarak satış yapmak en çok bilinen fiyatlama yöntemidir. Alışık olduğumuz bu fiyatlama yönteminden çok daha sonra hayatımıza bir başka yöntem daha girdi. Bu yöntem pazarda oluşan fiyatı kabul edip buna göre maliyet hesaplamaya dayanıyordu. Yani mantık tam tersine işliyordu. Bu yöntem bolluk döneminin neredeyse standart bir uygulaması oldu. Tüketicinin ödemeye hazır olduğu fiyatı belirleyip buna göre maliyetleri oluşturma yöntemi de artık çok iyi bildiğimiz bir yöntem. Özellikle Çin’in devreye girmesiyle hepimiz bu yöntemin nasıl işlediğini öğrendik.
Ama “bedava stratejisi” bu iki fiyatlandırma yönteminden radikal olarak farklıdır. “Bedava”, eğer doğru konumlandırılır ve iyi yönetilirse bütün ürün kategorilerinde olağanüstü bir etki yapar.
Read the rest of this entry » -
May 17th, 2011EditördenÇerçeveli misyon
Yıllar önce bir firmada idim. Firma sahibi ile konuşuyordum. Laf döndü dolaştı, “Misyon” a geldi. “Firmanızın bir misyonu var mı?” diye sormuştum.. Patronun gözleri parladı. “Olmaz mı Hocam. Geçen yıl yaptırttık güzel bir tane” dedi. Sonra oğluna dönüp “Oğlum koş getir, Hocam görsün” dedi. Oğlu da 40 küsur yaşlarında birisi idi. Biraz sonra çerçeveletilmiş bir tabela ile geldi. Tabelanın üstünde firmanın misyon ifadesi yazılı idi. Patronun oğlu önümde durarak bana misyon ifadesini okuma fırsatını verdi. Adamcağızı fazla ayakta tutmamak için alelacele okudum misyon ifadesini. Patron sordu. “Nasıl olmuş?” . “Çerçeve güzel olmuş” dedim şaka yollu.

Misyona dalan batıyor(!)
Bir kokteyl partide eski tanıdığım bir bankacı gençle karşılaşmıştım. O meşhur 2001 krizi sonrası idi. Gencin çalıştığı bankaya el konulmuştu. İşini kaybetmişti. Bir süre konuştuktan sonra benimle şu gözlemini paylaştı . “Hocam dikkat ettim. Misyon ve vizyon çalışmasına dalan banka batıyor”
Misyon nedir?
Misyon, bir kuruluşun varoluş nedenidir; o kuruluşun ne yapmak istediğini gösterir; ana amaçtır. Bu misyon ışığında somut hedefler konur. Bu hedefe varacak stratejiler saptanır. Bu stratejileri gerçekleştirecek organizasyon yapısı ortaya konur. Tanımlanan işleri yapacak insan kaynakları seçilir, kutular doldurulur. Bu tanım yapı içinde işin başı, kuruluşun misyonudur.
Misyon neden önemlidir?
Misyon o kuruluşun işleyiş felsefesini çizer. Misyon kimin içindir?
Misyon hem çalışana hem de kuruluşun dışındakilere mesajdır. Çalışanlar için bir deniz feneri gibidir, onlara yol gösterir. Kuruluşun dışındakiler için de kuruluşu anlatır. Ne için çalışıldığını, ne yöne gidildiğini gösteren misyondur. Koşulacak ortak hedefi, ortak amacı ortaya koyduğu için misyon önemlidir.
-
February 4th, 2011Alışveriş Merkezi, Eğlence, Haftalık yorum-analiz, Makaleler, Pazarlama, Perakende, Reklamİnsan ne için yaşar? İnanç? Kendini bulmak? Erdemli olmak? Vs…
Modern zamanda insan maalesef tüketmek için yaşıyor.
Artık ‘‘zevk’’ ve ‘‘zevk veren şeyler’’ ön plana çıkmaya başladı. Kısaca ortaya çıktığı ilk zamanlardan bu yana tüketim olgusu modern toplum hayatında daha önemli bir yer tutar hale geldi. Nesneler insanları ele geçirdi. Artık onlar bize değil biz onlara bağımlı durumdayız. ‘‘Bolluk içindeki insanlar artık tüm zamanlarda olduğu gibi başka insanlar tarafından değil, daha çok nesneler tarafından kuşatılmış durumda. 55 metrekare evinde sehpasının üzerinde duran aksesuara, bir insansan daha çok değer veren bir kişilikten bahsediyorum.
Aslında konu buraya gelince, alışveriş kavramını sorgulamak gerekir.
İnsanlar eskiden sadece ihtiyaçları kadarını tüketirlerken, modern zamanlara gelindiğinde ihtiyaç dışı lüks tüketim yaygınlaşmaya başladı. Mesela hipermarketlerin büyüsüne kapılmış bir bayanın alışveriş sepetinden pekâlâ oyuncak bir ayı çıkabilir. Bunun nedeni tüketim eyleminin araç olmaktan çıkıp amaç haline gelmesidir. Artık bizler, yirmi birinci yüzyılın harika insanları(!) olarak, olmayan paralarımızı harcama şansına ve lüksüne de sahibiz.
Daha çok harcayabilmek için kredi kartlarımız var. ‘‘Kredi kartları kolay kredilerle insanları tüketime çeker, sonra ödüllü tatiller, yeni kartlar ve yüksek kredi limitleriyle daha da fazla tüketmeye cezbeder’’. Her harcamızda biraz daha köleleşiriz. Öyle bir an vardır ki, artık hiçbir şeyi terk edip gidemeyiz. Önümüzden sallanan havucu kovalayan tavşanlara dönüşürüz.
Para modern çağın kağıttan putudur. İşte bu yüzden bu puta, modern çağın tapılanına, alışveriş merkezleri (tapınaklar) inşa edilir. Her biri bir öncekinden daha büyük ve daha renklidir. Bu mabetlerde(!) gerçekleştirilen alışveriş ise tapınma ritüelidir. ‘‘Bireyler, tek bir meta almaya değil bir nesneler sistemi almaya özendirilir; böylece birey, tüketim yolu ile kendini diğer bireylerden farklı kıldığını zanneder. Yapılan tüm tanıtımlar alışverişin düzenli ve periyodik yapılmasını sağlar. Süreklilik kazanılır…
Kadınlar içgüdüsel olarak hemcinslerinden farklı olmak istemelerine rağmen moda, bireyleri belirli kalıplara sokar ve farklılaşmaya izin vermez. Yeni çağın tapınakları aynı şeyi giyen, aynı şeyi yiyen ve aynı şeyi dinleyenlerin bir araya geldikleri merkezlere dönüşür. “Hey, ben de sizdenim!” diyebilmek için moda olan her ne varsa satın alınmalıdır. Mutluluğun tek yolu sürüyle beraber akıp gitmektir…
‘‘Şehirdeki birey daha çok, bir kimlik duygusu oluşturabilmek için değil, varolan kimliklerden biri olabilmek için tüketmektedir artık”.
Bireyin, tüketmekte olduğu ürün raflarda nasıl kategorize ediliyor ve sergileniyorsa; tüketim ediminin sonunda birey de aynı şekilde kategorize olacaktır.
Artık “tüketici”, Tüketmek için seçtiği malın markasıyla kimlik bulacak, aynı markayı seçen diğer tüketicilerle kendini “bir”likte hissedecektir. Bireyin yaşam şeklini, patolojik bir şekilde markalar belirler.
Kadınları toplumsal roller anlamında düşündüğümüzde modern zamanlara kadar geri plandadır. Toplumun her alanında erkek üretici konumundayken, kadın tüketici konumda kalmıştır. Bu yüzden de kadınlara tüketmek için uyarıcılar verilmiştir. Güzellik, güzel olma tutkusu, beğenilme ve arzulanma gibi insani refleksler kadınlara dayatılarak hem kadının tüketmesine hem de tüketilmesine yol açmıştır. Erkekler kadınları tüketir, kadınlar da nesneleri. Kadın artık bir birey olarak değil metalaşmış bir obje gibi algılanmaya başlanmış ve kapitalizmin en önemli silahlarından biri olmuştur. Bir reklamda kadın varsa o ürün tutar ve kadın sattırır. ‘Bedeni keşfeden ekonomik sistem için reklamlar ve filmlerle beden bir yaratımdır artık.
Her ne kadar sistemin kadınları tüketmeye yönelik bir eğilimi varsa hatta dayatılıyorsa da kadınlar zaten buna gönüllü kurbanlar olmayı tercih ederler.
Son tahlilde modern zaman insanının temel eğilimi tüketmek üzerinedir. Bu çoğu kereler dışarıdan dayatılsa da modern çağın insan bu eylemi gerçekleştirerek var olabilmektedir. Artık tüketim bir ihtiyaç değil, bir refleksdir.
-
March 10th, 2010Alışveriş Merkezi, AVM Yönetimi, Eğlence, Haftalık yorum-analiz, Makaleler, Marketing & PR, Müşteri, Müşteri Hizmetleri, Müşteri Memnuniyeti, Pazarlama, Perakende, PR, Reklam, Strateji, YönetimBu yazı, bir panelde soru cevap şeklinde gerçekleşmiştir. Ses kayıtlarının metine dökülmesi sonucu oluşturulmuştur.
İyi okumalar

SORU 1) Yusuf Bey, İstanbul Cevahir gibi dev bir alışveriş merkezinin pazarlaması size emanet, bu panelde ayrıca ev sahibi de olarak bizlere neler anlatacaksınız?
Benden AVM yönetiminin olmazsa olmazlarından etkinlik yönetimi konusunda panelist olmam istendiğinde, açıkçası biraz endişelendim çünkü bu panelde sektörün önde gelen profesyonellerine etkinliklerin “ana prensipleri”nden bahsedecektim!
Bu tereciye tere satmak gibi bir şey,
Ama en azından kendimce doğru bildiklerimi sizlere paylaşayım. Böylelikle bir gözden geçirmiş olalım.
Bahsedeceklerim aslında hepimizin bildiği fakat hiç birimizin unutmaması gereken prensipler.
Hazır günün ilk oturumunun konuşmacılarından biri olarak alışveriş merkezlerinin yeni misyonundan konuyu açayım:
Alışveriş Merkezleri artık sadece bir ticaret merkezi değil, bir yaşam merkezi!. Her ne kadar fazlası gerekli mi değil mi tartışmaları yapılsa da benzerleri oldukça arttı ve artmaya devam ediyor. Bu gelişmelerden büyük keyif alıyoruz.
Ticari güçleri bir yana, “sosyal ve kültürel amaçlı tesis” rolü çok yakıştı AVM’lere.
İmza günleri, sergiler, söyleşiler, konserler, defileler, yarışmalar, çekilişler düzenlemek bir gelenek halini aldı.
İnsanların duygularına hitap etmek, satın alma kararlarını etkilemek için elimizden gelen her şeyi yapıyoruz.
Etkinlikler AVM’ler içindeki sirkülasyonu arttırıyor. Durağanlıktan kurtarıyor. Perakende için bir ateşleyici güç oluyor.
Neden son dönemde etkinliklerin dozu arttı, eskiden sadece AVM’de bulunan markalara yer veren ilanlara rastlarken şimdilerde neden etkinlikler tanıtılıyor?
Bunun gibi sorular akla gelmiyor değil.
Bana göre rekabetin artması ve güçlenmesi müşterilerin beklentilerini de arttırdı.
Aslında bu durumu şöyle anlatabilirim.
Nasıl tatlı suda balık avlamak daha kolay ve az yorucuysa, aynı oranda açık denizde bir ton balığı tekneye çekmek de bir o kadar zor ve çok çaba gerektirir.
Eğer büyük balığı yakalamak istiyorsanız kullandığınız teknenizden, özenle hazırladığınız olta takımınıza kadar her türlü mücadeleye hazır olmalısınız.
Aslında bizim işimiz bu avdan da zor!. Denizde avlanırken her balık için özel bir yem takmak zorunda değilsiniz oltanın ucuna
Oysa bir AVM için etkinlik planlarken tek bir reçete çıkarmak mümkün değil.
SORU 2) Son olarak tek bir reçete çıkartmak mümkün değil dediniz bu konuyu biraz açar mısınız?
Son dönemde yeni yeni avmlerle birlikte sektör çok genişledi her “özel” günde hemen hemen birbirini taklit eden etkinlikleri görür duruma geldik.
Örneğin;
23 Nisan Etkinliği için yapılanlar – Çocuklara yüz boyama, masal okuma, tahta bacak şov, palyaço ve sosis balon…
Kurban Bayramı Etkinlikleri - Çocuklara yüz boyama, masal okuma, tahta bacak şov, palyaço ve sosis balon….
29 Ekim Cumhuriyet Bayramı Gösterileri – Çocuklara yüz boyama, palyaço, sosis balon
Gibi….
Lütfen sizlere gelen ajansların önerilerini şöyle bir düşünün. Çok heyecan verici bir etkinlik ajansıyım diye gelenler bir dönem sonra az önce bahsettiğim etkinlik listesini önünüze koymaya başlayabiliyor.
Neyse ki biz onlardan biri ile çalışmıyoruz!:)
Tags: alışveriş, Alışveriş Merkezi, AVM, AVM Yönetim, başarı, etkinlik, event, Müşteri, Pazarlama, Perakende, Reklam -
January 15th, 2010SerbestÇok iddialı ve agresif bir soru sorduğumun farkındayım. İnsanlık moda tarihi eminim buna benzer pek çok akıma ev sahipliği yapmıştır ve yapacaktır da. Ancak ilk kez bir akım beni inanılmaz düzeyde rahatsız etti. Tamam tamam kabul ediyorum, moda akımları kimi zaman çirkin diye tanımladığımız giysileri bile popülerleştirebiliyor. Öyle ki moda olmasa pek çoğumuzun gardrobunda yer ayırmayı düşünmeyeceği bir çok parça ikona dönüşüyor. Lütfen kendi kendinize bir sorun! Şu “ucubik” botları bundan 5 sene önce sizin önünüze koysalar. “Ay sen benle dalga geçiyorsun galiba? Bu daha bitmemiş, bitir de getir!” denirdi. Oysa şimdi, hergün binlerce hatun, bayıla bayıla giymek için “duyduğumda dudağımı uçuklatan” fiyatları bu botlara vermek için kuyruk oluşturabiliyor. Hatta bu iştah kabartan pazar çirkinlik abidesi botların taklitlerini de pazara sürmüş durumda.
Ekşi Sözlük’te UGG botları için ‘Kadın denen zarif, asil canlının kendini daha çirkin göstermek için giydiği moda rezaleti’ deniliyor. Bu görüşe kesinlikle katılıyorum ama katılmayanlar da var tabii. İşin ilginç tarafı ise UGG’nin yaratıcıları da benimle aynı görüşü paylaşıyor olmalılar ki, botların adının İngilizce’de çirkin anlamına gelen UGLY’den geldiğini söylüyorlar.
Kullananlara göre UGG’yi bu kadar popüler yapan görüntüsü değil rahatlığı…Her türlü kıyafetin altına giyinen bu botlar düz tabanı, yuvarlak burnunun yanı sıra ayakları yazın serin, kışın sıcak tuttuğu için popüler. Yalana bakın! İçi miflonlu bir bot yazın nasıl serin tutabilir bir ayağı? Maksat popülarite efsanesinin ekmeğine bir kat daha yağ sürmek değil mi? Satın alanlar nasıl olsa yaza kadar sıkılır bunu giymeye, o zamana kadar da elbet bir başka saçmalık icat ederiz!.
Tarihi 1930’lara kadar uzanan UGG botları Avustralyalı balıkçıların ayaklarını ısıtmak için yapılmış…
Botların manyaklık seviyesinde satışı ise, Amerikalı ünlü televizyon programcısı Oprah Winfrey’in UGG’leri promote ederek ‘verilebilecek ve alınabilecek en iyi hediye’ diye parlatmasıyla başlıyor. O programdan sonra Amerika’da bu “ kind of idiot” botları o kadar popüler oldu ki Cameron Diaz, Kate Moss, Paris Hilton, Jennifer Aniston, Sienna Miller ve Sarah Jessica Parker gibi ünlü isimlerde bu botlardan nasibini aldı. Sonra satışlar bir nükleer füzyon yakıtı gibi zincirleme reaksiyonla patladı.
Bu botu bayıla bayıla giyen veya almayı düşünen sizlere sesleniyorum! Read the rest of this entry »
Tags: Ugg -
January 8th, 2010Yönetimİnsanın kendini anlatmaya çalışması hayatta karşılaştığı en zor durumlardan biridir.
Ya da benim için bu böyle..
A-ha! İşte tam da bunu anlatmak istedim, genelleme yaparken kendimi ifade etmiş oldum mu? Bilemiyorum.
Sanırım kendime dair bilinmesini istediğim şeyleri yazmak yerine bu satırları okuyanların işlerine yarayacakları bilgiler vermek en doğrusu olacak. Yine de kim bu adam diyecekler için kısaca:
30’una merdiven dayamış, bu 29 küsür senenin 20sini okullarda geçirmiş, Türkiye’nin bir çok yerini gezmiş, A.B.D.’de yaşamış, pazarlama ekseninde yöneticilik yapan bir profesyonel; evli ve bir erkek bebek sahibi biri olduğumu söyleyebilirim.
Türkiye için hem eski – hem yeni olan bir sektörde çalışıyorum. Eski, çünkü dünyada ilki olduğunu savunduğumuz Kapalı Çarşı’ya sahibiz, yeni çünkü modern versiyonu ilk kez 1989’da açılmış (Galleria) ve 2003 – 2009 arasında popüler olan alışveriş merkezi yönetiminde görev yapıyorum.
A.B.D.’de kiracı iken Türkiye’de koltuğun ‘’öteki tarafına’’ 2007 yılı başında geçtim, halen İstanbul Cevahir AVM’de Pazarlama Müdürü olarak çalışıyorum.
Tags: Alışveriş Merkezi, AVM Yönetim, Pazarlama, Yönetim, Yusuf Esenkal





